“Taç Utangaçlığı” adlı fenomeni daha önce duydunuz mu? Daha da iyisi, hiç şahit oldunuz mu bu etkileyici olaya?

Yıllarca köyden şehre yapılan göçler, her gün biraz daha ilerleyen teknoloji, kalabalıklaşan sokaklar, caddeler, her köşe başına dikilen plazalar, alışveriş merkezleri, gürültü kirlilikleri, hava kirlilikleri ve daha nicesi…

Merak etmeyin. Yazımızın konusu, her gün hava almak için kafanızı uzattığınız pencereden artık görmediğiniz ağaçlara özleminizi, bıktığınız trafiğe olan sinirinizi, derin sessizliğe olan açlığınızı arttırmak değil. Zaten şehir insanı, etrafında taş binalar görmeye o kadar alıştı ki şehrin içinde bir avuç yeşillik görünce ne yapacağını şaşırır oldu.

Yeşili görünce doya doya yaşamak yerine fotoğrafını çekip, göremeyen diğer takipçileri ile paylaşmaya başladı. Ne yazık ki her anın içine giren ve fark etmeden anı yaşamamızı bile kısıtlayan teknoloji, bugün küresel ısınmanın, hava kirliliğinin, gürültü kirliliğinin ve maalesef vicdan kirliliğinin en büyük sebeplerinden birisi oldu. Plaza hayatının tadını alan, trafikte yeterince vaktini geçiren, artık selam verdiği insandan karşı selam alamayan metropol insanı; daha sıcak ilişkiler kurmak, toprağa dokunmak, gerçekten doğal bir şey elde etmek ve üretmek için köylere, kasabalara yerleşmeye başladı.

Ne derler bilirsiniz. “Tüketim nefsi okşar, üretim ruhu”.

Tabii tüm bunları yapamayıp, hafta sonları piknik, yürüyüş ve çeşitli aktiviteler için kendini ormanlık alanlara ışınlayan büyük bir kısım da var. İşte bu kesimden iseniz ya da arada sırada da olsa ormana, yürüyüş, piknik gibi sebepler ile gidiyorsanız; ağaçların altında gezerken başınızı arada bir yukarı kaldırın. Çünkü hala nedeni tam olarak açıklanamayan, doğanın mucizelerinden biri olan “taç utangaçlığı” fenomeni ile karşılaşabilirsiniz.

 

Taç utangaçlığı; ağaçların yapraklarının birbirine dokunmadığı, kanal benzeri aralıklar oluşturan bazı ağaç türlerinde görülmektedir. Bu olay ilk olarak 1920 yılında gözlemlenmiş ve o günden beri de hakkında çeşitli hipotezler ortaya atılmıştır.

Bu hipotezlerden en kuvvetli olanı; zararlı böceklerin yayılmasını azaltmak için olduğu yönündedir. Diğerleri ise; ağaçların, rüzgarın etkisiyle, birbirlerine çarparak dallarının kırılmasından ve diğer ağaçların dallarını kırmaktan alıkoymak için olduğu, fotosentez sürecinde birbirlerinin ışık alımlarını engellememek ve en iyi şekilde ışık alımı gerçekleştirmek için olduğu yönündedir. Tüm bu hipotezlere rağmen, kimse bu olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair kesin bir bilgi sunamıyor.

Sebebi ne olursa olsun, bu mucizevi ve büyüleyici doğa olayı, bize doğanın akıl almaz bir düzen üzerine kurulu ve her daim hayran olunası olduğunu göstermekte.

Dileriz ki, biz insanoğlu da ağaçlar gibi, birbirinin yaşama alanına saygılı olmayı, bir arada yaşamayı ve kendi hür irademiz ile dünyaya iyi şeyler bırakabilmeyi yeniden öğrenebiliriz.

Nâzım Hikmet’in o güzel şiirini eklemeden olmaz…

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…

Yorum Yap